KISA ÖZGEÇMİŞ
1961’de Samsun'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Sanata olan tutkusu yüzünden bir müddet Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi'ne devam etti. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine geçti. Üniversite hayatı sırasında Natuk Baytan'ın yanında reji asistanlığına başladı.
1976 yılında atıldığı sinema serüveni 1977 yılında çektiği ilk kısa metraj filmi olan "Karanlık Bir Dönemdi" adlı çalışmasıyla ilk meyvesini verdi. Film, 1982 yılında İFSAK tarafından "En İyi Film" ödülüne layık görüldü. 1982-86 yılları arasında gazetecilik yaptı. 1986'da ilk uzun metraj filmi olan "Gün Doğmadan" ile sinemaya dönüş yaptı. Halen Film Yönetmenleri Derneği(Filmyön) 2.Başkanlığı ve Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği(Sinebir) Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmaktadır.
ALDIĞI ÖDÜLLER
Gün doğmadan-1986
(Kültür Bakanlığı ve Yazarlar Birliği Ödülü.)
Çizme-1991
(Yazarlar Birliği Ödülü)
Beşinci Boyut-1993
(Uluslararası Salerno En İyi Film Ödülü)
52. Uluslararası Salerno Film Festivali Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü
Gülün Bittiği Yer-1999
(1.Akdeniz Filmleri Festivali İnsan Hakları Özel Ödülü)
1999 Mevlana Büyük Ödülü
SİYAD Umut Veren oyuncu Ödülü
AYRINTILI ÖZGEÇMİŞ
Çağdaş Türk sinemasının önde gelen yapımcı, yönetmen ve senaristleri arasında yer alan İsmail Güneş, 10 Haziran 1961’de Samsun’da doğdu.
Türkiye’nin, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nin yol açtığı travmanın olumsuz etkilerini atlatmaya çalıştığı bir dönemde, dar gelirli bir ailenin çocuğu olarak köy ortamında zorluklar içinde büyüyen Güneş, ilkokul yıllarında özellikle resim çizmeye yönelik yeteneğiyle öğretmenlerinin dikkatini çekti. Sonradan hayattaki en büyük tutkusuna dönüşecek olan sinemayla ise ilk olarak 6 yaşındayken Samsun Halk Eğitim Merkezi’nin düzenlediği film gösterileri sayesinde tanıştı. Portatif bir film göstericisiyle öğrencilere kimi zaman eski Türk filmlerinin, kimi zaman da eğitici-öğretici yapımların izletildiği bu gösterilerde, beyazperde olarak ise Güneş’in okuduğu ilkokulun dış duvarları kullanılıyordu. Yaşadığı köye o tarihlerde henüz elektrik şebekesi ulaştırılamadığı için de yetkililer köyde film gösterileri yaptıkları akşamlarda, yanlarında getirdikleri seyyar jeneratörlerden yararlanmaktaydılar.
Başrollerinde, dönemin gözde oyuncuları Sadri Alışık ve Zeynep Aksu’nun yer aldığı “Damga”, hayatı boyunca izlediği ilk film olarak, o günlerde çocuk İsmail’in belleğine bir daha silinmemek üzere kazındı. Hiç birini kaçırmaksızın hep en ön sıralarda yer alarak izlediği film gösterileri, binlerce hayalî okul duvarına yansıtan bu “büyülü fener”e adım adım âşık olmasına yol açacaktı. Nitekim ilerleyen yıllarda kendisine “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğunda, pek çok yaşıtının verdiği “doktor”, “mühendis”, “subay” gibi geleneksel cevapların aksine onun inatla “sinemacı” demesi de bu tutkulu aşkın bir başka kanıtıydı.
Güneş’in sinemacı olma özlemi zaman içinde sönmek şöyle dursun, izlediği yerli ve yabancı yapıtlarla daha da arttı. İlk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra girdiği Öğretmen Okulu’nda bir yandan derslere devam ederken, diğer taraftan da okuduğu kitaplarla, izlediği yeni filmlerle sinema üzerine bilgisini geliştirmeye çalıştı. Düzenli film izlemeye yetecek bir ekonomik gücü bulunmadığı için, filmleri çoğu kez -sinema makinistlerinin dostça kayırmalarıyla- izleyici koltuklarından değil projeksiyon odalarından ya da perdenin yanı başındaki sahne boşluklarından gizlice izleyecekti.
İsmail Güneş, sinemanın teorisi üzerine yaptığı araştırmaların yanı sıra, pratiğini de biraz daha derinlemesine öğrenebilmek üzere, 1970’li yıllarda, Türk sinema sektörünün kalbinin attığı İstanbul’a lise öğrenimini görmek üzere geldi. Resim ağırlıklı eğitim aldığı lise bitirdikten sonra girdiği üniversite sınavını kazanıp Tatbikî Güzel Sanatlar Yüksek okulunda okumaya başladı. Ancak bir süre sonra bu okuldaki eğitimini terör baskısı yüzünden yarıda bıraktı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne kaydoldu.
Yükseköğrenimini sürdürürken, bir vesileyle Yeşilçam’ın en kıdemli kurgu operatörlerinden Mevlüt Koçak ile tanışan Güneş, Koçak’ın da yardımlarıyla Cem Film Şirketi’nde asistan olarak çalışmaya başladı.
Sektöre ilk adımını attığı bu olayı “sinemacılık serüveninin dönüm noktası” olarak niteleyen sanatçı, Cem Film’deki gayretli çalışmalarının ardından, o dönemde çektiği tarihsel serüvenlerle fırtına gibi esen son derece karizmatik bir yönetmenin, Natuk Baytan’ın da asistanı olmaya hak kazanacaktı. Baytan, 1970’li yıllar boyunca -“Malkoçoğlu” ve “Kara Murat” gibi- çekimlerinde yoğun biçimde dekor ve kostümün kullanıldığı kalabalık kadrolu filmlerde uzmanlaşmış bir sanatçıydı. Onun görkemli setlerinde görev almak, Güneş’e yıllar içinde âdeta bir sinema akademisini bitirmişçesine yoğun teorik ve pratik donanım kazandırdı.
1977 yılında, o dönemde genç sinemacıların sıklıkla kullandıkları süper 8 mm’lik amatör kameralardan bir tane edinerek ilk kısa filmini çekti. Setlerde asistan olarak geçirdiği profesyonel çalışma yıllarının bütünüyle kendisine ait ilk meyvesi sayılabilecek bu film “Karanlık Bir Dönemdi” adını taşıyordu ve Türkiye’de o yıllarda sanat üzerinde egemen olan yoğun sansür baskısı nedeniyle uzunca bir süre hiç bir gösteriye ya da yarışmaya katılamadı. Film, ancak çekiminden beş yıl sonra, ilk kez 1982’de, Türkiye’nin en eski kısa film yarışmalarından biri olan “İFSAK (İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği) Kısa Film Yarışması”nda görücüye çıktı. Türkiye’de, insanları doğumlarından ölümlerine kadar çepeçevre kuşatmış olan şiddet kültürüne yönelik sert eleştiriler içeren “Karanlık Bir Dönemdi”, hem izleyicilerin hem de jürinin beğenisini kazandı ve “Yazko (Türkiye Yazarlar Kooperatifi) Ödülü”ne lâyık görüldü.
İlk yapıtının bu prestijli yarışmada özel bir ödül kazanması, Güneş’i yakın bir gelecekte kendi uzun metrajlı filmlerini yapma konusunda daha da bileyecekti. Ancak, ülkedeki mevcut ekonomik koşullar ve Türk sinemasının içine girdiği büyük kriz, İsmail Güneş’in bu ilk amatör denemesinden sonra bir daha uzun yıllar boyunca yeniden kamera arkasına geçmesini engelledi. Sanatçı, bunun üzerine hem sinema çevrelerine yakın durabilmek, hem de geçimini temin edebilmek amacıyla basın sektörüne atıldı; 1980’li yılların ortalarına kadar da çeşitli dergi ve gazetelerde muhabirlik, editörlük ve yazarlık yaptı.
1986 yılında çektiği 35 mm’lik ilk uzun metrajlı filmi “Gün Doğmadan”, Güneş’in kariyerindeki yeni bir dönemin başlangıcı olacaktı. Oldukça düşük bir bütçeyle çekilmiş bir ilk film olmasına karşın, oyuncu yönetimi ve anlatımındaki olgunlukla sektörün büyük takdirini kazanan, ticarî gösteriminde de izleyicilerin beğenisiyle karşılanan “Gün Doğmadan”, aynı zamanda sanatçının kendisini yetiştiren ustasına karşı da unutulmaz bir vefa gösterisine sahne oluyordu. Güneş, bu filmin açılış jeneriğine, Türk sinemasında ilk kez kendisinin gerçekleştirdiği bir uygulamayla, “Ustam Natuk Baytan’a” ibaresini koydurdu.
İlk filminin Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan “Başarı Ödülü”, ayrıca Türkiye Yazarlar Birliği’nden “Yılın Filmi Ödülü”nü kazanması, Güneş’in Türk sinemasındaki konumunu da iyice perçinledi.
Sonraki bir kaç yıllık dönemde tanıtım ve reklâm filmleri gibi ticarî amaçlı yapımlara imza atan, “Biz Doğarken Gülmüşüz”, “Ateş Böceği” ve “Küçük Sonsuz Yürek” adlarını taşıyan üç ayrı gişe filmi çeken İsmail Güneş, ikinci büyük sinemasal çıkışını ise 1991 tarihli filmi “Çizme” ile gerçekleştirecekti. Tablo güzelliğindeki görüntüleri ve sıra dışı anlatımıyla, gösterime girdiği yılın en dikkat çekici filmine dönüşen “Çizme”, yüksek hâsılatının yanı sıra ardarda bir dizi ödül de kazandı. Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Çizme”yi “Yılın Filmi”, “Yılın Yönetmeni” ve “Yılın Senaristi” ödüllerine lâyık görmesinin yanı sıra, film Güneş’in görsel açıdan şık, ama o oranda da “öfkeli” sinemasının bütün Türkiye tarafından tanınmasını sağladı.
Hemen iki yıl sonra gelen “Beşinci Boyut” ise metropol kentlerde gitgide eriyip yok olan insanî ilişkiler (daha doğrusu ilişkisizlikler) üzerine hüzünlü bir modern zaman masalı olarak, yerel sınırları da aşıp uluslararası çapta ün ve ödüller kazanacaktı. Film, yalnızca gelişen Türkiye’nin değil, bütün gelişmiş Batılı toplumların kentleşmeyle ortaya çıkan ortak sorunlarına vurgu yapan etkileyici öyküsüyle, katıldığı 47. Uluslararası Salerno Film Festivali’nden de (İtalya) “En İyi Film” ödülüyle döndü. Yanı sıra, Türkiye’den BİRSAD(Birleşik Sanatçılar Derneği) da Güneş’i bu yapıttaki performansı nedeniyle “En İyi Yönetmen” ödülüne lâyık görecekti.
“Beşinci Boyut”un başarısından sonra, o sıralarda sektöre egemen olan ekonomik durgunluk nedeniyle sinemaya bir kez daha ara veren İsmail Güneş, bu süreçte ekonomik kaygılarla televizyon gazeteciliğine yöneldi ve -TGRT’de yayımlanan “Yankı” gibi- bazı popüler haber programlarında yapımcı-yönetmen olarak görev aldı. Beyazcam için çalıştığı bu yıllar, sanatçı için bir anlamda “yeniden dolup taşmak” için de uygun bir iklim sağladı ve 1990’lı yılların ikinci yarısında, daha önce kısa film olarak sinemaya uyarladığı, fakat profesyonel sinemacılığın sunduğu yüksek teknolojiyle bir kez daha çekmek istediği ilk senaryosu üzerinde çalışmaya başladı.
Öyküsünün çekirdeği, Güneş’in 1977’de süper 8 mm olarak gerçekleştirdiği “Karanlık Bir Dönemdi”den alınan “Gülün Bittiği Yer”, o dönemde yönetmen tarafından uzun metrajlı bir filmin mantığıyla yeniden yazıldı. Bu ikinci uyarlamada, başrol hariç bütün önemli karakterler de Türk sinemasının usta oyuncularına uygun olarak biçimlendirildi. Öte yandan, Güneş, senaryosuna ad olarak da Türk kültüründeki en tartışmalı atasözlerinden birini seçerek, “zararlı ve köhnemiş gelenekler” konusundaki muhalif tavrını bu projesinde bir kez daha ortaya koyuyordu. Başlangıç bölümü -duruma ve ihtiyaca göre- “Annenin”, “Babanın”, “Amcanın”, “Dayının”, “Komutanın”, “Öğretmenin”,