|
SİNEMAMIZIN MUHALİF ÇOCUĞUNDAN YEPYENİ BİR FİLM
1999 yılında çektiği “Gülün Bittiği Yer” ile Türk toplumunun şiddet kültürüne ürkütücü yatkınlığını, 2005 yapımı “The İmam”da ise dindar bireyin vahşi ve jakoben bir laiklik modeli karşısında ayakta kalabilmek için bu kimliğini reddetmek zorunda kalışını sorgulayan Güneş, şimdi de “merhamet yoksunluğu”nu mercek altına alan yeni bir proje için kamera arkasına geçti.
Ali Murat Güven / Yeni Şafak / 4 Kasım 2006
" Hiçbir filmim bir diğerine benzemez. Her filmimde, anlattığım her hikayede farklı bir dil vardır. "
Biz sorduk, O anlattı...
Yönetmen İsmail Güneş ile, yeni filmi Sözün Bittiği Yer'i, resim sanatını ve hayatı konuştuk. Çok keyif aldığımız bu sohbetin, yazabildiğimiz kadarını sizlerle paylaşıyoruz...
Röportaj: M. Ali Altıparmak - Serdar Gençer / istanbulsanatevi.com
BEN SENİ VE FİLMLERİNİ SEVİYORUM İSMAİL GÜNEŞ
Bazı sanat eserlerinin sınıfsal mücadeledeki görevi, hayat karşısında hiçbir önerme getirmeden kuru kuruya "sanat" üretmek değil, oligarşi tarafından ezilen toplumsal grupların mücadele azmini ve bilincini her dem zinde tutmaktır. Bunu da çoğu kez anlatım biçimleriyle değil, doğrudan doğruya anlattıkları öyküyle yaparlar.
Elbette ki letâfet düşkünü olan gönül -istisnasız her seferinde- biçim ve içeriğiyle dört dörtlük anlatılar görmek ister. Ancak, bazı durumlarda olayın "biçim" kısmı kimi zaaflar içerebilir; buna karşılık "içerik"teki değer bu zaafları görmezden gelmemize vesile olmalıdır. Tıpkı sosyalistlerin son yüz yıldır dünyanın her köşesinde kendi taraftarlarının ürettikleri her türlü anlatıya en küçük bir eleştirellik bile sergilemeksizin agresif bir tavırla sahip çıktıkları gibi…
"The İmam", işte aynen böyle bir filmdi. Tıpkı bundan yıllar önce "Minyeli Abdullah"ların, "Yalnız Değilsin"lerin bu kategoride birer film olduğu gibi… Yani, çok önemli ve hassas konuları ele alan, ancak bunu yaparken de -çeşitli etkenlere bağlı olarak- kimi sinematografik hataları ve eksiklikleri gözlenen…
O dönemde, yani benim de genç olduğum 1990'ların başlarında, yüzbinlercemiz coşkuyla sinema salonlarını doldurduk; devamında yeni ve çok daha güzel filmler çekilebilsin diye, cebimizdeki üç kuruş cep harçlığını gözümüzü bile kırpmadan gişelere bırakarak destekledik bu filmleri. Elbette, vaktiyle benim kuşağım da sinemasal anlamda gözlenen bazı eksikliklere tepki göstermişti. Ancak, bu tepki, "filmi ve yönetmenini öksüz bırakmak" boyutuna hiç varmadı. Çünkü bunlar "benim filmlerim"di. Kızmak için bile salonları doldurduk ve o filmlere emek verenlerden, gelecekte daha iyi işler çıkarmalarını sağlayacak birer bilet parasını esirgemedik. Ben ki özellikle "Minyeli"ler için vaktiyle Yörünge Dergisi'nde teknik anlamdaki en sıkı eleştiriyi yazmış bir adamdım; ama aynı zamanda sırf böyle bir filmin yapılmış olmasını sevgi ve takdirle karşılayacak kadar da iltifatkâr olmayı becerebiliyordum. Pekiyi ya, o zamanlar bu gibi filmleri desteklediğim için şimdi pişman mıyım? Asla! Gişelere ödediğimiz her kuruş, onlar hakkında yazdığımız her satır, bu eserlerin sahiplerine helâl olsun. "Minyeli Abdullah" da "Yalnız Değilsiniz" de bütün teknik ve dramatik sorunlarına karşın, günümüzde hâlâ çok değerli -ve anlattıkları geçerliliklerini aynen koruyan- birer filmdir. Ayrıca, bir noktadan sonra yemişim sinemasal değeri falan; onlar bana, karnım guruldarken bile hayata ilişkin heyecanlarımı yitirmediğim o coşkulu gençliğimden miras kalan birer hatıra!
Hâl böyleyken, 28 Şubat sonrasında oluşan "Yeni Türkiye Düzeni"ni kavrayıp kabullenmekte hâlâ çok ciddi güçlüklerle karşılaşıyorum. Şöyle ki;
Ben bir İmam-Hatip lisesi mezunu değilim. Aksine, son derece zıpır geçen bir "klasik lise" hayatım oldu. Ama böyle bir geçmiş, son yirmi yıldır ortak bir kaderi paylaştığım bu kitleyle duygusal bağlar kurmamı bir an bile engellemedi. Çünkü çevrem, binlerce "İmam-Hatipzede" ile dolu. Bu "harcanmış -ya da daha doğrusu, harcanmaya çalışılan- kuşak"ın mensubu bir sürü yakın dostum var. Aralarında sırf bu kategoride bir devlet lisesinde okuduğu için sonraki yıllarda kariyeri yerle bir olanlar, derslerinde çok başarılı olmasına karşın puan kıyımı nedeniyle üniversiteye giremeyenler, girse de derhal önü kesilenler, memuriyet ya da akademisyenlik hayatında bir adım ilerlemesine bile izin verilmeyenler... Yani, tam bir "kırık kalpler kulübü"…
Durumu benden daha kötü olanlarla empati kurmaya öteden beri teşne biri olarak, onları hep anlamaya, elim kalem tuttukça da haklarını savunmaya çalıştım.
Ancak, geçen Ramazan'da "The İmam"ın başına gelenler doğrusu bende soğuk duş etkisi uyandırdı. Sayıları yüzbinlere ulaşan ve aynı anda "Yıkıl!" diye bağırsa Çin Seddi'ni yıkabilecek olan bu topluluk, kimi teknik ve estetik eksikliklerine karşın, bazılarının kerhane öyküleri anlattıkları bir dönemde bütün içtenliğiyle kendilerinin öyküsünü anlatan bu çalışmaya zerrece destek vermemişti. Buna gerekçe olarak da öylesine eften püften açıklamalar geliyordu ki kulağıma. Oysa, bırakın birkaç anlatım hatasını, filmdeki kahramanın, adını -toplumda İslâmcı görünmemek için- "Emrullah"tan "Emre"ye dönüştürmesi bile bu filmi izlemek için yetip de artacak bir gerekçeydi. Ne kadar enfes bir hiciv, gerçek hayatın trajedisine ne kadar da uyan bir toplumsal gözlemdi bu. Çünkü, vaktiyle benim de İmam-Hatip rahle-i tedrisinden geçmiş bir tanıdığımın "Selman" olan adını daha havalı ve çağdaş görünsün diye "Serkan"a dönüştürdüğünü acıyla hatırlarım. İş başvurusu için CV hazırlarken lise bölümünü es geçen ve "İnşaallah bitirdiğim liseyi sormazlar" diye dua eden ahbaplarımın sayısını ise artık hesaplayamıyorum bile. Hattâ, sırf böyle bir psikolojik baskı altında, aslında kalben hiç inanmadığı rezil ortamlarda çağdaş ve ilerici görünmek adına bilinçli olarak boy gösterenler bile olmuştu, hâlâ da oluyor. Çünkü bu, sapına kadar "gerçek" bir trajedidir. Ve günümüzde bu trajedinin ulaştığı yıkıcı boyutlar, basit bir sinema filminin anlatım sorunlarını aşacak ölçüde büyüktür.
Buna karşılık, "The İmam", gişede tam bir hezimete uğramasa bile, beklentilerin çok altında bir izleyici rakamıyla yetinmek zorunda kaldı. Önceki gün, tam rakamı öğrenebilmek için yapımcısı Koloni Film'i aradım. Telefona çıkan yetkililerin moralsizliği, seslerinden de rahatça anlaşılmaktaydı. İmam-Hatipzedelerin bu ilgisizliği, dahası haddinden fazla eleştirel bir tutum takınmaları belli ki yapım ekibini epeyce yıpratmıştı. "Hemen hemen yüz bin izleyiciye ulaştık" dediler kırgın bir ses tonuyla. Son yıllarda izlediğim en kötü ve amaçsız filmlerden biri olan "Maskeli Beşler"in yarım milyon izleyici sayısını aştığı bir dönemde, "The İmam"a ite kaka yüzbin izleyici gelmiş yani...
"Devir artık gerçekten de değişiyor ve sen bu değişen süreçte arkaik biri kalıyorsun" dedim kendi kendime.
O hâlde, bu devrin gerçeklerine göre konuşma zamanı geldi.
Demem odur ki, fırsatı kaybettiniz sevgili İmam-Hatipliler… Artık hiç kimse sizlerin hayatına ilişkin acıları ciddiye almayacak. Çünkü en başta sizler kendinize ilişkin acıları ciddiye almadınız ve almıyorsunuz. Ben size bundan sonra olacakları peşinen söyleyeyim. Bugünkü kapitalist döngü içinde bir daha aklı başında hiçbir yapımcı sizlere ilişkin bir öyküye 1 milyon dolar para yatırmayacak. Çünkü, böyle durumlarda akla hemen "The İmam" gelecek ve sermaye sahipleri aynen şöyle diyecekler: "Yok yahu, deli miyim ben? İslâmcılarla ilgili filmler artık hiç iş yapmıyor. Toplarım beş tane adam, İstanbul'un caddelerinde bir haftada uyduruk bir komedi filmi çekerim, gişede de rahatça yarım milyon bilete ulaşırım!"
Eğer ki kör atın kör alıcısı misâli, böyle bir filme sermaye yatıran birileri yine de çıksa bile, bu kez dağıtıcılar su koyverecekler. Tıpkı, filmi daha taşra gösterimleri sürmesine rağmen ticarî açıdan "umutsuz vak'a" olarak görüp internet sitesinden bile kaldıran Özen Film gibi… Yapımcıları böyle bir filmi majör dağıtıcılardan birine götürdüklerinde, muhataplar, "Yok kardeşim, salonlarımızı iki hafta boyunca boş yere iş yapmayan filmlerle meşgul edemeyiz. Sırada 'İntikam Komandosunun Dönüşü' var, o bizim için çok daha önemli" diyecekler.
Kısacası, "The İmam"ı desteklememekle harika bir iş yaptınız. Böylelikle sanata, estetiğe, şık kamera hareketlerine, Oscarlık oyunculuk gösterilerine ve başarılı bir senaryoya ne denli önem verdiğinizi cümle âleme göstermiş oldunuz. Hepinizi can-ı gönülden kutlarım.
Ali Murat Güven / Yeni Şafak / 21 Ocak 2006
İSMAİL GÜNEŞ'TEN ÇARPICI BİR FİLM: "GÜLÜN BİTTİĞİ YER"
"Gülün Bittiği Yer" işkence olgusundan çok, açtığı yaraları tartışan mesajlı bir film.
Filmde kullanılan işkence metotlarının gerçekliği herhalde tartışılmaz. Antalya Festivali'ndeki galasından sonra yapılan basın toplantısında Güneş, şiddetin her türlüsüne karşı çıktığını söylemişti. Şiddeti eleştirmenin yolu onu göstermekten geçiyor kuşkusuz. Bunun çeşitli iyi örneklerine rastlamak mümkün. "Gülün Bittiği Yer", bu işlevini de yerine getiriyor.
Burak GÖRAL / Milliyet Pazar 31 Ekim 1999
İSMAİL GÜNEŞ: BU FİLM TÜRKİYE'Yİ KÖTÜLEMEZ!
İsmail Güneş sansürleren filmine ancak 16 yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır ibaresiyle gösterim izni alabildi.
Filmin adını önce Kültür Bakanlığı’nın sansürüyle duydu kamuoyu. Ancak İsmail Güneş’in uzun süredir üzerinde çalıştığı bir projeydi ‘Gülün Bittiği Yer’.. 1977 yılında ‘Karanlık Bir Dönemdi’ adıyla çekilen kısa filmin hikâyesi yıllar sonra Türkiye’nin en büyük ayıplarından birini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir sinema filmi olarak daha gösterime girmeden büyük tartışmalara neden oldu. Yönetmen İsmail Güneş’le ‘Gülün Bittiği Yer’i ve işkenceyi konuştuk..
Gülcan TEZCAN / Dergibi.com
İŞKENCE SAĞ SOL TANIMAZ
Gülün Bittiği Yer. Yönetmen İsmail Güneş'in son filminin ismi. Önümüzdeki aylarda vizyona girecek olan filmde yönetmen, yaşamı şiddet ve baskının penceresiden sorguluyor. Bir tren yolculuğunda kurgulanan film bir gence yapılan işkenceler çerçevesinde gelişiyor.
Çekimleri, Erzincan, Kars ve İstanbul'da gerçekleştirilen filmin üçte ikisi trende geçiyor. Güneş, şiddetin resmi kılıflar altında da olsa hiçbir şekilde haklı çıkarılamayacağını gözler önüne sermeye çalışıyor filminde.
3 Mart 1999/ Radikal 2
RADİKAL CUMARTESİ EKİ
Gülün Bittiği Yer'e gelince, İsmail Güneş, kolluk kuvvetleri elinde işkence görmeyi de içeren filminde toplumda şiddetten çok, bir şiddet toplumunu anlatıyor. Dayakla, itilip kakılmakla, daha da ötesinde işkenceyle örülü bir hayat. Bu yerleşik şiddete hangi cenahtan baktığınızın da önemi yok. Sağdan da, soldan da baksanız, durum değişmiyor. Güneş, 12 Eylül döneminde gözaltına alınıp işkence gördükten sonra suçlu olmadığı anlaşılarak (zaten baştan da belli ya, maksat muhbirlik ettirmek) serbest bırakılan gencin trenle kasabasına dönüşünü anlatıyor. Bu yolculuğa, geri dönüşlerle anlatılan şiddetle örülü bir hayat eşlik ediyor. Yıllar önce Gün Doğmadan adlı filmiyle tanıdığımız Güneş, herkesin vurduğu yerlerde biten gülleri anlatırken, hepimizin bildiği bir soruna parmak basıyor. Kimi kusurları, yer yer acemilikleri olan ama şiddeti evveliyatıyla birlikte anlatmak gibi zor bir işe soyunmuş filmin nihayet gösterime girebilmesi sevindirici. Son anda tesadüfen haber alıp duyurabildiğimiz için kendimizi de şanslı sayıyoruz.
23 Ekim 1999 / Radikal Cumartesi
BİR GÜNEŞ TUTULMASI
Genç yönetmen İsmail Güneş'i, Kanal D'deki Avcı'dan hatırlarsınız. Güneş, şimdilerde hayatının dizisini çekiyor; 'Merhaba New York.' TRT 1'de 13 bölüm olarak eylülde ekrana gelecek dizinin üç bölümü çekildi bile. Çalışmayı diğerlerinden farklı kılan, tamamı ABD'de çekilen ilk Türk dizisi olması. Yönetmenlikte tutunmak için, marjinal değil, orijinal şeyler ortaya koymalı. Sanırım Güneş bunu başardı. Tebrikler...
Mehmet ŞAHAN / 4 Temmuz 2001 / Zaman Televizyon sayfası
"GÜLÜN BİTTİĞİ YER"E ÖZGÜRLÜK
Bir genç ki, ne adı belli ne de sanı. 12 Eylül öncesinde bir olaya karıştığı gerekçesi ile gözaltına alınıyor ve yoğun bir işkenceye tabi tutuluyor... Yukarıdaki satırlar 'Gülün Bittiği Yer' adlı filmin özetlenen konusuna ait. Son dönemin genç yeteneklerinden Yönetmen İsmail Güneş'in binbir emekle çektiği film, sansür kuruluna takılıyor. Genç yönetmen 'filmim sansürde takılı kalacak' diye tam ümidini kesmişken, Kültür Bakanlığı filme koyduğu sansürü kaldırıyor.
Salerno Film Festivali En İyi Film Ödülü sahibi olan Yönetmen Güneş, mevcut yasanın çok daha demokrat olduğu ve sansürün yasada yok denecek kadar az yer aldığını savunanlar bulunduğuna dikkat çekti. Böyle düşünenlerin 'Gülün Bittiği Yer'in yasaklanmasıyla yanlış düşünce içinde olduklarının ortaya çıktığını belirtti.
AKŞAM / 7 MAYIS 1999
GÜLÜN BITTIGI YER - WO DIE ROSE VERWELKT
Die Geschichte eines jungen Mannes, der nach dem Militärputsch 1980 tagelang gefoltert wird. Nach seiner Entlassung fährt er in einem Zug in seine Heimatstadt. Dort wartet seine Verlobte auf ihn. Als Reisegefährten hat er einen Staatsanwalt, dessen Sohn ebenfalls nach dem Putsch von Polizisten getötet wurde. Der Staatsanwalt wird Zeuge, wie sein Abteilnachbar in seinen Alpträumen von all der erlebten Gewalt berichtet: der Gewalt in der Familie, in der Schule, auf der Straße, so daß die Gewalt beim Verhör nur noch selbstverständlich wirkt...
Inter Forum
|